Takvime ekle, her sabah hatırlatalım
Sûre 36 · 83 Âyet · Mekkî

Yâsîn Sûresi

☰
Besmele

Birlikte Yâsîn Okuyalım

Sevdikleriniz için okumaları paylaştırın: bağlantıyı gönderin, herkes okuduğunu işaretlesin, toplam birlikte sayılsın.

Birlikte okumayı başlat ya da hazır bir okumaya katılın →
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
يٰسٓ ﴿١﴾
Yâ-Sîn.
Yâ Sîn.
وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِۙ ﴿٢﴾
Vel kur'ânil hakîm.
(1-2) Yâ-Sîn. Hikmet dolu Kur'an'a andolsun ki, sen elbette peygamberlerdensin.
اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَۙ ﴿٣﴾
İnneke le minel murselîn.
Sen elbette gönderilen peygamberlerdensin.
عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۜ ﴿٤﴾
Alâ sırâtın mustekîm.
Dosdoğru bir yol üzeresin.
تَنْز۪يلَ الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِۙ ﴿٥﴾
Tenzîlel azîzir rahîm.
Kur'an, mutlak güç sahibi, çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.
لِتُنْذِرَ قَوْماً مَٓا اُنْذِرَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ ﴿٦﴾
Li tunzira kavmen mâ unzira âbâuhum fe hum gâfilûn.
Ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir kavmi uyarman için indirilmiştir.
لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلٰٓى اَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ﴿٧﴾
Lekad hakkal kavlu alâ ekserihim fe hum lâ yu'minûn.
Andolsun, onların çoğu üzerine o söz (azap) hak olmuştur. Artık onlar iman etmezler.
اِنَّا جَعَلْنَا ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْ اَغْلَالاً فَهِيَ اِلَى الْاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ ﴿٨﴾
İnnâ cealnâ fî a'nâkıhim aglâlen fe hiye ilel ezkâni fe hum mukmehûn.
Onların boyunlarına demir halkalar geçirdik, o halkalar çenelerine dayanmıştır. Bu sebeple başları yukarıya kalkık durumdadır.
وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ سَداًّ وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَداًّ فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ ﴿٩﴾
Ve cealnâ min beyni eydîhim sedden ve min halfihim sedden fe agşeynâhum fe hum lâ yubsırûn.
Biz, onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık görmezler.
وَسَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ﴿١٠﴾
Ve sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu'minûn.
Onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.
اِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِۚ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَاَجْرٍ كَر۪يمٍ ﴿١١﴾
İnnemâ tunziru menittebeaz zikra ve haşiyer rahmâne bil gayb, fe beşşirhu bi magfiratin ve ecrin kerîm.
Sen ancak Zikr'e (Kur'an'a) uyanı ve görmediği halde Rahmân'dan korkan kimseyi uyarırsın. İşte onu bir bağışlanma ve güzel bir mükâfatla müjdele.
اِنَّا نَحْنُ نُحْـيِ الْمَوْتٰى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْؕ وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ۟ ﴿١٢﴾
İnnâ nahnu nuhyil mevtâ ve nektubu mâ kaddemû ve âsârahum, ve kulle şey'in ahsaynâhu fî imâmin mubîn.
Şüphesiz biz, ölüleri mutlaka diriltiriz. Onların yaptıklarını ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) bir bir kaydetmişizdir.
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلاً اَصْحَابَ الْقَرْيَةِۢ اِذْ جَٓاءَهَا الْمُرْسَلُونَۚ ﴿١٣﴾
Vadrib lehum meselen ashâbel karyeh, iz câ ehel murselûn.
(Ey Muhammed!) Onlara, o memleket halkını örnek ver. Hani oraya elçiler gelmişti.
اِذْ اَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُٓوا اِنَّٓا اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ ﴿١٤﴾
İz erselnâ ileyhimusneyni fe kezzebûhumâ fe azzeznâ bi sâlisin fe kâlû innâ ileykum murselûn.
Hani biz onlara iki elçi göndermiştik de onları yalanlamışlardı. Biz de onları bir üçüncü elçi ile desteklemiştik. Onlar, 'Şüphesiz biz size gönderilmiş elçileriz' dediler.
قَالُوا مَٓا اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۙ وَمَٓا اَنْزَلَ الرَّحْمٰنُ مِنْ شَيْءٍۙ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَكْذِبُونَ ﴿١٥﴾
Kâlû mâ entum illâ beşerun mislunâ ve mâ enzeler rahmânu min şey'in in entum illâ tekzibûn.
Onlar şöyle dediler: 'Siz de ancak bizim gibi insansınız. Rahmân, hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.'
قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ اِنَّٓا اِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ ﴿١٦﴾
Kâlû rabbunâ ya'lemu innâ ileykum le murselûn.
(Elçiler ise) şöyle dediler: 'Bizim gerçekten size gönderilmiş elçiler olduğumuzu Rabbimiz biliyor.'
وَمَا عَلَيْنَٓا اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ ﴿١٧﴾
Ve mâ aleynâ illel belâgul mubîn.
'Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.'
قَالُٓوا اِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْۚ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿١٨﴾
Kâlû innâ tetayyernâ bikum, le in lem tentehû le nercumennekum ve le yemessennekum minnâ azâbun elîm.
Dediler ki: 'Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlarız ve bizim tarafımızdan size elem dolu bir azap dokunur.'
قَالُوا طَٓائِرُكُمْ مَعَكُمْؕ اَئِنْ ذُكِّرْتُمْؕ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ ﴿١٩﴾
Kâlû tâirukum meakum, e in zukkirtum, bel entum kavmun musrifûn.
Elçiler de, 'Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa uğruyorsunuz)? Hayır, siz aşırı giden bir kavimsiniz' dediler.
وَجَٓاءَ مِنْ اَقْصَا الْمَد۪ينَةِ رَجُلٌ يَسْعٰى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَل۪ينَۙ ﴿٢٠﴾
Ve câe min aksâl medîneti raculun yes'â kâle yâ kavmittebiul murselîn.
Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: 'Ey kavmim! Bu elçilere uyun.'
اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْـَٔلُكُمْ اَجْراً وَهُمْ مُهْتَدُونَ ﴿٢١﴾
İttebiû men lâ yes'elukum ecran ve hum muhtedûn.
'Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar hidayete erdirilmiş kimselerdir.'
وَمَا لِيَ لَٓا اَعْبُدُ الَّذ۪ي فَطَرَن۪ي وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿٢٢﴾
Ve mâ liye lâ a'budullezî fataranî ve ileyhi turceûn.
'Hem ben, ne diye beni yaratana kulluk etmeyeyim. Oysa siz de yalnızca O'na döndürüleceksiniz.'
ءَاَتَّخِذُ مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنّ۪ي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـٔاً وَلَا يُنْقِذُونِۚ ﴿٢٣﴾
E ettehızu min dûnihî âliheten in yuridnir rahmânu bi durrin lâ tugni annî şefâatuhum şey'en ve lâ yunkızûn.
'O'nu bırakıp da başka ilâhlar mı edineyim? Eğer Rahmân bana bir zarar vermek istese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar.'
اِنّ۪ٓي اِذاً لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿٢٤﴾
İnnî izen le fî dalâlin mubîn.
'O takdirde ben mutlaka açık bir sapıklık içinde olurum.'
اِنّ۪ٓي اٰمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِؕ ﴿٢٥﴾
İnnî âmentu bi rabbikum fesmeûn.
'Şüphesiz ben sizin Rabbinize inandım. Gelin, beni dinleyin!'
ق۪يلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَؕ قَالَ يَا لَيْتَ قَوْم۪ي يَعْلَمُونَۙ ﴿٢٦﴾
Kîledhulil cenneh, kâle yâ leyte kavmî ya'lemûn.
(Kavmi onu öldürdüğünde kendisine), 'Cennete gir!' denildi. O da, 'Keşke kavmim bilseydi' dedi.
بِمَا غَفَرَ ل۪ي رَبّ۪ي وَجَعَلَن۪ي مِنَ الْمُكْرَم۪ينَ ﴿٢٧﴾
Bimâ gafera lî rabbî ve cealenî minel mukramîn.
'Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını!'
وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى قَوْمِه۪ مِنْ بَعْدِه۪ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا كُنَّا مُنْزِل۪ينَ ﴿٢٨﴾
Ve mâ enzelnâ alâ kavmihî min ba'dihî min cundin mines semâi ve mâ kunnâ munzilîn.
Kendisinden sonra kavmi üzerine (onları cezalandırmak için) gökten bir ordu indirmedik. İndirecek de değildik.
اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ خَامِدُونَ ﴿٢٩﴾
İn kânet illâ sayhaten vâhideten fe izâ hum hâmidûn.
Sadece korkunç bir ses oldu. Bir anda sönüp gittiler.
يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِۚ مَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُنَ ﴿٣٠﴾
Yâ hasreten alel ibâd, mâ ye'tîhim min resûlin illâ kânû bihî yestehziûn.
Yazık o kullara! Kendilerine bir peygamber gelmezdi ki onunla alay ediyor olmasınlar.
اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ اَنَّهُمْ اِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ ﴿٣١﴾
E lem yerav kem ehleknâ kablehum minel kurûni ennehum ileyhim lâ yerciûn.
Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi; onların artık kendilerine dönmeyeceklerini görmediler mi?
وَاِنْ كُلٌّ لَمَّا جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ۟ ﴿٣٢﴾
Ve in kullun lemmâ cemîun ledeynâ muhdarûn.
Onların hepsi de mutlaka toplanıp huzurumuza çıkarılacaklardır.
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الْاَرْضُ الْمَيْتَةُۚ اَحْيَيْنَاهَا وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَباًّ فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ ﴿٣٣﴾
Ve âyetun lehumul ardul meytetu, ahyeynâhâ ve ahracnâ minhâ habben fe minhu ye'kulûn.
Ölü toprak onlar için bir delildir. Biz, onu diriltir ve ondan taneler çıkarırız da onlardan yerler.
وَجَعَلْنَا ف۪يهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا ف۪يهَا مِنَ الْعُيُونِۙ ﴿٣٤﴾
Ve cealnâ fîhâ cennâtin min nahîlin ve a'nâbin ve feccernâ fîhâ minel uyûn.
Biz, orada hurmalıklar ve üzüm bağları var ettik ve içlerinden pınarlar fışkırttık.
لِيَأْكُلُوا مِنْ ثَمَرِه۪ۙ وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْد۪يهِمْؕ اَفَلَا يَشْكُرُونَ ﴿٣٥﴾
Li ye'kulû min semerihî ve mâ amilethu eydîhim, e fe lâ yeşkurûn.
Meyvelerinden yesinler diye. Bunları onların elleri yapmış değildir. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
سُبْحَانَ الَّذ۪ي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ ﴿٣٦﴾
Subhânellezî halakal ezvâce kullehâ mimmâ tunbitul ardu ve min enfusihim ve mimmâ lâ ya'lemûn.
Yerin bitirdiği şeylerden, insanların kendilerinden ve (daha) bilemedikleri (nice) şeylerden, bütün çiftleri yaratanın şanı yücedir.
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الَّيْلُۚ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَۙ ﴿٣٧﴾
Ve âyetun lehumul leylu, neslehu minhun nehâra fe izâ hum muzlimûn.
Gece de onlar için bir delildir. Gündüzü ondan çıkarırız, bir de bakarsın karanlık içinde kalmışlardır.
وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَاؕ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِؕ ﴿٣٨﴾
Veş şemsu tecrî li mustekarrin lehâ, zâlike takdîrul azîzil alîm.
Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah'ın takdiri (düzenlemesi)dir.
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ ﴿٣٩﴾
Vel kamera kaddernâhu menâzile hattâ âdekel urcûnil kadîm.
Ayın dolaşması için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.
لَا الشَّمْسُ يَنْبَغ۪ي لَهَٓا اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِؕ وَكُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ ﴿٤٠﴾
Leş şemsu yenbegî lehâ en tudrikel kamera ve lel leylu sâbikun nehâr, ve kullun fî felekin yesbehûn.
Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ ﴿٤١﴾
Ve âyetun lehum ennâ hamelnâ zurriyyetehum fîl fulkil meşhûn.
Onların soylarını dolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir.
وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِه۪ مَا يَرْكَبُونَ ﴿٤٢﴾
Ve halaknâ lehum min mislihî mâ yerkebûn.
Biz, onlar için o gemi gibi binecekleri nice şeyler yarattık.
وَاِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَر۪يخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ ﴿٤٣﴾
Ve in neşe' nugrıkhum fe lâ sarîha lehum ve lâ hum yunkazûn.
Biz istesek onları suda boğarız da kendileri için ne imdat çağrısı yapan olur, ne de kurtarılırlar.
اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعاً اِلٰى ح۪ينٍ ﴿٤٤﴾
İllâ rahmeten minnâ ve metâan ilâ hîn.
Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve bir süreye kadar daha yaşasınlar diye kurtarılırlar.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴿٤٥﴾
Ve izâ kîle lehumuttekû mâ beyne eydîkum ve mâ halfekum leallekum turhamûn.
Onlara, 'Önünüzde ve arkanızda olan şeylerden (dünya ve ahirette göreceğiniz azaplardan) sakının ki size merhamet edilsin' denildiğinde yüz çevirirler.
وَمَا تَأْت۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ ﴿٤٦﴾
Ve mâ te'tîhim min âyetin min âyâti rabbihim illâ kânû anhâ mu'ridîn.
Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmez ki ondan yüz çeviriyor olmasınlar.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿٤٧﴾
Ve izâ kîle lehum enfikû mimmâ razekakumullâhu kâlellezîne keferû lillezîne âmenû e nut'ımu men lev yeşâullâhu at'ameh, in entum illâ fî dalâlin mubîn.
Onlara, 'Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden Allah yolunda harcayın' denildiği zaman, inkâr edenler iman edenlere, 'Allah dileseydi kendisinin doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz' derler.
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿٤٨﴾
Ve yekûlûne metâ hâzel va'du in kuntum sâdikîn.
Onlar, 'Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?' diyorlar.
مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ ﴿٤٩﴾
Mâ yenzurûne illâ sayhaten vâhideten te'huzuhum ve hum yahıssımûn.
Onlar ancak, çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak korkunç bir ses bekliyorlar.
فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ تَوْصِيَةً وَلَٓا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ۟ ﴿٥٠﴾
Fe lâ yestetîûne tavsiyeten ve lâ ilâ ehlihim yerciûn.
Artık ne birbirlerine tavsiyede bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler.
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ ﴿٥١﴾
Ve nufiha fîs sûri fe izâ hum minel ecdâsi ilâ rabbihim yensilûn.
Sûra üfürülür. Bir de bakarsın, kabirlerden çıkmış, Rablerine doğru akın akın gitmektedirler.
قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَاۢ هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ ﴿٥٢﴾
Kâlû yâ veylenâ men beasenâ min merkadinâ, hâzâ mâ vaader rahmânu ve sadakal murselûn.
Şöyle derler: 'Vay başımıza gelene! Kim bizi diriltip mezarımızdan çıkardı? Bu, Rahmân'ın vaad ettiği şeydir. Peygamberler doğru söylemişler.'
اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ ﴿٥٣﴾
İn kânet illâ sayhaten vâhideten fe izâ hum cemîun ledeynâ muhdarûn.
Sadece korkunç bir ses olur. Bir de bakarsın, hepsi birden toplanıp huzurumuza çıkarılmışlardır.
فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـٔاً وَلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿٥٤﴾
Fel yevme lâ tuzlemu nefsun şey'en ve lâ tuczevne illâ mâ kuntum ta'melûn.
O gün hiçbir kimseye, hiç mi hiç zulmedilmez. Size ancak işlemekte olduğunuz şeylerin karşılığı verilir.
اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ ف۪ي شُغُلٍ فَاكِهُونَۚ ﴿٥٥﴾
İnne ashâbel cennetil yevme fî şugulin fâkihûn.
Şüphesiz cennetlikler o gün nimetlerle meşgul ve mutludurlar.
هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ ف۪ي ظِلَالٍ عَلَى الْاَرَٓائِكِ مُتَّكِؤُنَ ﴿٥٦﴾
Hum ve ezvâcuhum fî zılâlin alel erâiki muttekiûn.
Onlar ve eşleri gölgelerde koltuklara yaslanmaktadırlar.
لَهُمْ ف۪يهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَۚ ﴿٥٧﴾
Lehum fîhâ fâkihetun ve lehum mâ yeddeûn.
Onlar için orada meyveler vardır. Onlar için diledikleri her şey vardır.
سَلَامٌۢ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ ﴿٥٨﴾
Selâmun kavlen min rabbin rahîm.
Çok merhametli olan Rab'den bir söz olarak (kendilerine) 'Selâm' (vardır).
وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ ﴿٥٩﴾
Vemtâzûl yevme eyyuhel mucrimûn.
(Allah, şöyle der:) 'Ey suçlular! Ayrılın bu gün!'
اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَۚ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌۙ ﴿٦٠﴾
E lem a'had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta'budûş şeytân, innehu lekum aduvvun mubîn.
'Ey Âdemoğulları! Ben size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, demedim mi?'
وَاَنِ اعْبُدُون۪يؕ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ ﴿٦١﴾
Ve eni'budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm.
'Bana kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur (demedim mi)?'
وَلَقَدْ اَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلاًّ كَث۪يراًؕ اَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ ﴿٦٢﴾
Ve lekad edalle minkum cibillen kesîrâ, e fe lem tekûnû ta'kılûn.
'Andolsun, o sizden pek çok nesli saptırmıştı. Hiç düşünmüyor muydunuz?'
هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ ﴿٦٣﴾
Hâzihî cehennemulletî kuntum tûadûn.
'İşte bu, tehdit edildiğiniz cehennemdir.'
اِصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ ﴿٦٤﴾
Islevhel yevme bimâ kuntum tekfurûn.
'İnkâr ettiğinizden dolayı bugün girin oraya!'
اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَٓا اَيْد۪يهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴿٦٥﴾
El yevme nahtimu alâ efvâhihim ve tukellimunâ eydîhim ve teşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn.
O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَطَمَسْنَا عَلٰٓى اَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ ﴿٦٦﴾
Ve lev neşâu le tamesnâ alâ a'yunihim festebekûs sırâta fe ennâ yubsırûn.
Eğer dileseydik, onların gözlerini büsbütün kör ederdik de (bu halde) yola koyulmak için didişirlerdi. Fakat nasıl görecekler ki?!
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِياًّ وَلَا يَرْجِعُونَ۟ ﴿٦٧﴾
Ve lev neşâu le mesahnâhum alâ mekânetihim fe mestetâû mudiyyen ve lâ yerciûn.
Eğer dileseydik, oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik de ne ileri gidebilirler, ne geri dönebilirlerdi.
وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِؕ اَفَلَا يَعْقِلُونَ ﴿٦٨﴾
Ve men nuammirhu nunekkishu fîl halk, e fe lâ ya'kılûn.
Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz (gücünü azaltırız). Hâlâ düşünmeyecekler mi?
وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُؕ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْاٰنٌ مُب۪ينٌۙ ﴿٦٩﴾
Ve mâ allemnâhuş şi'ra ve mâ yenbegî leh, in huve illâ zikrun ve kur'ânun mubîn.
Biz, o Peygamber'e şiir öğretmedik. Bu, ona yaraşmaz da. O(na verdiğimiz) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.
لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَياًّ وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِر۪ينَ ﴿٧٠﴾
Li yunzira men kâne hayyen ve yehıkkal kavlu alel kâfirîn.
(Aklen ve fikren) diri olanları uyarması ve kâfirler hakkındaki o sözün (azabın) gerçekleşmesi için (Kur'an'ı indirdik).
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا اَنْعَاماً فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ ﴿٧١﴾
E ve lem yerev ennâ halaknâ lehum mimmâ amilet eydînâ en'âmen fe hum lehâ mâlikûn.
Görmediler mi ki, biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.
وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ ﴿٧٢﴾
Ve zellelnâhâ lehum fe minhâ rakûbuhum ve minhâ ye'kulûn.
Biz, o hayvanları kendilerine boyun eğdirdik. Onlardan bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yerler.
وَلَهُمْ ف۪يهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُؕ اَفَلَا يَشْكُرُونَ ﴿٧٣﴾
Ve lehum fîhâ menâfiu ve meşâribu, e fe lâ yeşkurûn.
Onlar için bu hayvanlarda (daha pek çok) yararlar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَؕ ﴿٧٤﴾
Vettehazû min dûnillâhi âliheten leallehum yunsarûn.
Belki kendilerine yardım edilir diye Allah'ı bırakıp da ilâhlar edindiler.
لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَهُمْۙ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ ﴿٧٥﴾
Lâ yestetîûne nasrahum ve hum lehum cundun muhdarûn.
Onlar (ilâhları) kendilerine yardım edemezler. Hâlbuki kendileri onlar için hazır askerlerdir.
فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ اِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ ﴿٧٦﴾
Fe lâ yahzunke kavluhum, innâ na'lemu mâ yusirrûne ve mâ yu'linûn.
(Ey Muhammed!) Artık onların sözü seni üzmesin. Çünkü biz, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.
اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ ﴿٧٧﴾
E ve lem yeral insânu ennâ halaknâhu min nutfetin fe izâ huve hasîmun mubîn.
İnsan, bizim, kendisini az bir sudan (meniden) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış apaçık bir düşman kesilmiştir.
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً وَنَسِيَ خَلْقَهُؕ قَالَ مَنْ يُحْـيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ ﴿٧٨﴾
Ve darabe lenâ meselen ve nesiye halkah, kâle men yuhyil izâme ve hiye ramîm.
Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: 'Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek?'
قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍؕ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌۙ ﴿٧٩﴾
Kul yuhyîhellezî enşeehâ evvele merrah, ve huve bi kulli halkın alîm.
De ki: 'Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.'
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَاراً فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ ﴿٨٠﴾
Ellezî ceale lekum mineş şeceril ahdari nâren fe izâ entum minhu tûkıdûn.
O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz.
اَوَلَيْسَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْؕ بَلٰى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ ﴿٨١﴾
E ve leysellezî halakas semâvâti vel arda bi kâdirin alâ en yahluka mislehum, belâ ve huvel hallâkul alîm.
Gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir.
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـٔاً اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ﴿٨٢﴾
İnnemâ emruhû izâ erâde şey'en en yekûle lehû kun fe yekûn.
Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri o şeye ancak 'Ol!' demektir. O da hemen oluverir.
فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿٨٣﴾
Fe subhânellezî bi yedihî melekûtu kulli şey'in ve ileyhi turceûn.
Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah'ın şanı yücedir! Siz yalnız O'na döndürüleceksiniz.
صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظ۪يم
Sadakallâhü'l-azîm

Yâsîn'i okumayı bitirdiniz mi?

41 Yâsîn takibi başlat
Ya da hazır bir okumaya katılın →

Yâsîn'i daha yakından tanıyın

Yâsîn, Kur'an'ın 36. sûresidir; Mekke'de indirilmiş 83 ayetten oluşur ve ana konusu ölümden sonra diriliştir. Sûreyi konularına göre bölümlerde, açıklamalarıyla okuyabilirsiniz.

Yâsîn meali · Türkçe okunuşu · Ayet ayet Yâsîn · Yâsîn ne demek? · Faziletleri · Taziyede Yâsîn · Kabir ziyareti · Ezber planı · Yâsîn'den sonra dua · Perşembe akşamı · Kandil geceleri · 41 Yâsîn nedir? · Nasıl okunur? · Kâriler · Sûre hakkında · Yazdırılabilir Yâsîn

Alafasy