اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ ف۪ي شُغُلٍ فَاكِهُونَۚ ﴿٥٥﴾
İnne ashâbel cennetil yevme fî şugulin fâkihûn.
Şüphesiz cennetlikler o gün nimetlerle meşgul ve mutludurlar.
Yâsîn Sûresi, 55–68. ayetler. Bölüm 5 / 6
Diriliş sahnesinden sonra sûre iki farklı sonu yan yana gösterir. Önce cennet ehli anlatılır: o gün nimetlerle meşgul ve mutludurlar; eşleriyle birlikte gölgelerde koltuklara yaslanırlar, orada meyveler ve diledikleri her şey vardır (55-57. ayetler).
Cennet tasvirinin doruğu 58. ayettir: çok merhametli Rab'den bir söz olarak "Selâm". Önceki ayetlerde sayılan bütün nimetlerden sonra en büyük ikram, Allah'ın bizzat hitap etmesi ve bu hitabın esenlik olmasıdır. Pek çok kişinin Yâsîn okurken bu ayette durup tekrarlamasının sebebi de budur.
59. ayetle birlikte ton değişir. Suçlulara ayrılmaları emredilir; dünyada iyilerle bir arada yaşamış olsalar da o gün saflar ayrışır. 60-62. ayetler, Âdemoğullarına verilmiş sözü hatırlatır: şeytana kulluk etmeyin, o apaçık düşmanınızdır; bana kulluk edin, dosdoğru yol budur. Ardından gelen soru, bölümün ağırlık merkezidir: hiç düşünmüyor muydunuz?
65. ayet sûrenin en çok bilinen tasvirlerinden birini içerir: o gün ağızlar mühürlenir, eller konuşur ve ayaklar insanın kazandıklarına şahitlik eder. Dünyada insanın kendini savunmak için kullandığı dil susturulur; yaptıklarının doğrudan araçları olan organlar tanık olur. Bu, hesabın insanın kendi varlığı üzerinden görüleceğinin güçlü bir ifadesidir.
66-68. ayetler dünyaya geri döner ve Allah'ın dilediğinde insanın gözlerini ve hareket kabiliyetini alabileceğini hatırlatır. 68. ayet, herkesin bizzat gözlemleyebileceği bir gerçeği delil olarak sunar: uzun ömür verilen kişi, yaratılış bakımından tersine çevrilir, yani güçten düşer. Hâlâ akıl erdirmeyecekler mi?
اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ ف۪ي شُغُلٍ فَاكِهُونَۚ ﴿٥٥﴾
İnne ashâbel cennetil yevme fî şugulin fâkihûn.
Şüphesiz cennetlikler o gün nimetlerle meşgul ve mutludurlar.
هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ ف۪ي ظِلَالٍ عَلَى الْاَرَٓائِكِ مُتَّكِؤُنَ ﴿٥٦﴾
Hum ve ezvâcuhum fî zılâlin alel erâiki muttekiûn.
Onlar ve eşleri gölgelerde koltuklara yaslanmaktadırlar.
لَهُمْ ف۪يهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَۚ ﴿٥٧﴾
Lehum fîhâ fâkihetun ve lehum mâ yeddeûn.
Onlar için orada meyveler vardır. Onlar için diledikleri her şey vardır.
سَلَامٌۢ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ ﴿٥٨﴾
Selâmun kavlen min rabbin rahîm.
Çok merhametli olan Rab'den bir söz olarak (kendilerine) 'Selâm' (vardır).
وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ ﴿٥٩﴾
Vemtâzûl yevme eyyuhel mucrimûn.
(Allah, şöyle der:) 'Ey suçlular! Ayrılın bu gün!'
اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَۚ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌۙ ﴿٦٠﴾
E lem a'had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta'budûş şeytân, innehu lekum aduvvun mubîn.
'Ey Âdemoğulları! Ben size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, demedim mi?'
وَاَنِ اعْبُدُون۪يؕ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ ﴿٦١﴾
Ve eni'budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm.
'Bana kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur (demedim mi)?'
وَلَقَدْ اَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلاًّ كَث۪يراًؕ اَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ ﴿٦٢﴾
Ve lekad edalle minkum cibillen kesîrâ, e fe lem tekûnû ta'kılûn.
'Andolsun, o sizden pek çok nesli saptırmıştı. Hiç düşünmüyor muydunuz?'
هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ ﴿٦٣﴾
Hâzihî cehennemulletî kuntum tûadûn.
'İşte bu, tehdit edildiğiniz cehennemdir.'
اِصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ ﴿٦٤﴾
Islevhel yevme bimâ kuntum tekfurûn.
'İnkâr ettiğinizden dolayı bugün girin oraya!'
اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَٓا اَيْد۪يهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴿٦٥﴾
El yevme nahtimu alâ efvâhihim ve tukellimunâ eydîhim ve teşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn.
O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَطَمَسْنَا عَلٰٓى اَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ ﴿٦٦﴾
Ve lev neşâu le tamesnâ alâ a'yunihim festebekûs sırâta fe ennâ yubsırûn.
Eğer dileseydik, onların gözlerini büsbütün kör ederdik de (bu halde) yola koyulmak için didişirlerdi. Fakat nasıl görecekler ki?!
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِياًّ وَلَا يَرْجِعُونَ۟ ﴿٦٧﴾
Ve lev neşâu le mesahnâhum alâ mekânetihim fe mestetâû mudiyyen ve lâ yerciûn.
Eğer dileseydik, oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik de ne ileri gidebilirler, ne geri dönebilirlerdi.
وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِؕ اَفَلَا يَعْقِلُونَ ﴿٦٨﴾
Ve men nuammirhu nunekkishu fîl halk, e fe lâ ya'kılûn.
Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz (gücünü azaltırız). Hâlâ düşünmeyecekler mi?