Kıssadan sonra sûre, bakışı insanın her gün gördüğü ama çoğu zaman üzerinde düşünmediği şeylere çevirir. Bu bölümdeki ayetlerden üçü (33, 37 ve 41) "ve âyetun lehum" ifadesiyle başlar: "onlar için bir delil de şudur". Kur'an'da "âyet" kelimesi hem sûrelerin cümlelerini hem de kâinattaki işaretleri anlatır; bu bölüm ikinci anlamın en yoğun kullanıldığı yerlerden biridir.
İlk delil, kuruyup ölmüş toprağın yeniden canlanması ve ondan insanların yediği tanelerin, hurma ve üzüm bahçelerinin, pınarların çıkmasıdır (33-35. ayetler). Bu tablo sûrenin ana konusuyla doğrudan bağlantılıdır: ölü toprağı dirilten, ölüleri de diriltmeye kadirdir. 35. ayetteki "bunları onların elleri yapmadı" vurgusu ve "hâlâ şükretmeyecekler mi?" sorusu, nimetin kaynağını hatırlatır.
36. ayet ise yerin bitirdiklerinden, insanın kendisinden ve henüz bilinmeyen şeylerden her şeyin çift yaratıldığını bildirir. "Bilmedikleri şeyler" ifadesi, insanın bilgisinin sınırlı olduğunu ve yaratılışın bu sınırın ötesine uzandığını hatırlatan açık uçlu bir cümledir.
37-40. ayetler gökyüzüne döner. Gündüzün geceden "soyulup çıkarılması" benzetmesi, karanlığın asıl zemin, aydınlığın ise onun üzerine giydirilmiş bir örtü gibi olduğunu düşündürür. Güneş kendisi için belirlenmiş bir yere doğru akar; ay, konak konak ilerleyip sonunda eğrilmiş kuru bir hurma dalı gibi incelir. 40. ayet bu düzeni tek cümlede özetler: ne güneş aya yetişebilir, ne gece gündüzü geçebilir; her biri kendi yörüngesinde yüzer.
Bölümün son delili, insan soyunun dolu gemilerde taşınması ve benzeri binitlerin yaratılmasıdır (41-42. ayetler). Hemen ardından gelen iki ayet, bu güvenliğin kendiliğinden olmadığını hatırlatır: Allah dilese onları boğar ve imdatlarına yetişen olmaz; kurtuluşları ancak bir rahmet ve belli bir süreye kadar yaşamaları içindir.
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الْاَرْضُ الْمَيْتَةُۚ اَحْيَيْنَاهَا وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَباًّ فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ ﴿٣٣﴾
Ve âyetun lehumul ardul meytetu, ahyeynâhâ ve ahracnâ minhâ habben fe minhu ye'kulûn.
Ölü toprak onlar için bir delildir. Biz, onu diriltir ve ondan taneler çıkarırız da onlardan yerler.
وَجَعَلْنَا ف۪يهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا ف۪يهَا مِنَ الْعُيُونِۙ ﴿٣٤﴾
Ve cealnâ fîhâ cennâtin min nahîlin ve a'nâbin ve feccernâ fîhâ minel uyûn.
Biz, orada hurmalıklar ve üzüm bağları var ettik ve içlerinden pınarlar fışkırttık.
لِيَأْكُلُوا مِنْ ثَمَرِه۪ۙ وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْد۪يهِمْؕ اَفَلَا يَشْكُرُونَ ﴿٣٥﴾
Li ye'kulû min semerihî ve mâ amilethu eydîhim, e fe lâ yeşkurûn.
Meyvelerinden yesinler diye. Bunları onların elleri yapmış değildir. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
سُبْحَانَ الَّذ۪ي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ ﴿٣٦﴾
Subhânellezî halakal ezvâce kullehâ mimmâ tunbitul ardu ve min enfusihim ve mimmâ lâ ya'lemûn.
Yerin bitirdiği şeylerden, insanların kendilerinden ve (daha) bilemedikleri (nice) şeylerden, bütün çiftleri yaratanın şanı yücedir.
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الَّيْلُۚ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَۙ ﴿٣٧﴾
Ve âyetun lehumul leylu, neslehu minhun nehâra fe izâ hum muzlimûn.
Gece de onlar için bir delildir. Gündüzü ondan çıkarırız, bir de bakarsın karanlık içinde kalmışlardır.
وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَاؕ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِؕ ﴿٣٨﴾
Veş şemsu tecrî li mustekarrin lehâ, zâlike takdîrul azîzil alîm.
Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah'ın takdiri (düzenlemesi)dir.
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ ﴿٣٩﴾
Vel kamera kaddernâhu menâzile hattâ âdekel urcûnil kadîm.
Ayın dolaşması için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.
لَا الشَّمْسُ يَنْبَغ۪ي لَهَٓا اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِؕ وَكُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ ﴿٤٠﴾
Leş şemsu yenbegî lehâ en tudrikel kamera ve lel leylu sâbikun nehâr, ve kullun fî felekin yesbehûn.
Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ ﴿٤١﴾
Ve âyetun lehum ennâ hamelnâ zurriyyetehum fîl fulkil meşhûn.
Onların soylarını dolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir.
وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِه۪ مَا يَرْكَبُونَ ﴿٤٢﴾
Ve halaknâ lehum min mislihî mâ yerkebûn.
Biz, onlar için o gemi gibi binecekleri nice şeyler yarattık.
وَاِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَر۪يخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ ﴿٤٣﴾
Ve in neşe' nugrıkhum fe lâ sarîha lehum ve lâ hum yunkazûn.
Biz istesek onları suda boğarız da kendileri için ne imdat çağrısı yapan olur, ne de kurtarılırlar.
اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعاً اِلٰى ح۪ينٍ ﴿٤٤﴾
İllâ rahmeten minnâ ve metâan ilâ hîn.
Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve bir süreye kadar daha yaşasınlar diye kurtarılırlar.
Meal: Diyanet İşleri Başkanlığı. Açıklamalar YasinOku.com tarafından, ayetlerin mealine ve yaygın tefsir bilgilerine dayanılarak hazırlanmıştır. Son güncelleme: 29 Eylül 2026.